Keloğlan ile Vefasız Arkadaşı Hikayesini Oku

Keloğlan ile Vefasız Arkadaşı Masalı


Bir varmış, bir yokmuş, hem de Allahın kulu oldukça­muş, bu kullardan biri de her insanın adını sanını işittiği bizim meşhur Keloğlanmış. Keloğlan’ın bir arkadaşı varmış. Adı Hüsemmiş. Yedikleri içtikleri bir gidermiş. Fazlaca samimi imişler. Bu şekilde imiş fakat Hüsem aşırı derecede kıskanç ruh­lu biriymiş. Bir gözünü öteki bakış açısından kıskanırmış ve çok da fazla çekemez bir yapısı varmış…

Keloğlan o denli masum, o denli safmış ki, ca­nım ciğerim diyerek sevmekte olduğu Hüsem’in bu oldukça çirkin huyunu bilmezmiş. Kendisi şeklinde bilirmiş. Anası ile oldukça fukara bir yaşamı varmış. Fakat artık, bu yaşamı çekemezmiş ..

Gurbet ellere çıkıp iş bulmakmış amacı bundan bu şekilde. Fakat, tek başına gidemezmiş, şu sebeple asla gur­bete çıkmamış. Bu yüzden arkadaşı Hüsem’e açmış fikrini. O da münasip bulmuş ve beraberce çıkmaya karar vermişler. Keloğlan anasının elini öpmüş, tam evden çıkacakken, anası, kuruş kuruş biriktirdiği bir miktar para­yı, oğlunun avucuna sıkıştırmış ve iyice tembih etmiş:

“Ey benim saf oğlum, dünyalar çiçeği çocuğum. Bilirim ben seni, birlikte olduğun arkadaşına dikkat et. Herkesi kendin gibi saf ve temiz sanma. Yoksa, başın çok ağrır. Gurbete ilk defa çıkıyorsun. Ne hain ol, ne de hainliğe uğra. Hadi uğurlar ola, kara talihin açık ola. Yalnız, çok bekletme beni, gözlerimi yollarda koma emi!”

Hüsem’le köy haricinde buluşan Keloğlan, azık torbaları ellerinde kara gurbet yollarına çıkmışlar. Gitmişler gitmişler, bir yere gelip oturmuşlar. Karınları da oldukça acıkmış. Oturup azıklarını yemişler bir güzel. “Ya bismillah” diyerek, tekrardan yollara revan olmuşlar. Dağ, dere, tepe aşıp bir kasabaya girmişler. Karınları gene oldukça acıkmış, fakat azıkları bitmiş. Hüsem, Keloğlan’ın parası bulunduğunu bilirmiş, ken­disinin de varmış parası elbet fakat, bunu O’na asla söylememiş.

Hüsem, kendisine acındırır bir ruh haliyle, şu şekilde demiş: “Keloğlan gardaşlığım, yoktur beş param, varsa olsun haram. Açlıktan bir hal olduk, yolumuza yürü­mekten aciz kaldık. Yap bana bir iyilik. Fırından koca birer somun alalım, açlığımızı bastıralım”. Fazlaca yufka yürekliymiş ya Keloğlan, doğru girmiş fırına iki somun ekmek ve birazcık helva alıp çıkmış. Bir çeşme başına varıp, güzelce karınlarını doyurmuşlar. Azca gitmişler, uz gitmişler, altı ay bir sonbahar gitmişler. Karınları o şekilde acıkmış ki, mideleri gurul gurul edermiş. Fakat, Keloğlan’ın parası tükenmiş. Arkadaşında da olmadığını sanıyormuş:

“Yahu demiş Keloğlan, kaldık beş parasız, ne olacak bizim halimiz?”O denli aç gözlüymüş ki Hüsem, hâlâ, cebinde parası olmadığını söylemekteymiş, var ise kuşkusunu tamamen yok etmek için arkadaşının. Karınlarına taş bağlayıp yollarına devam etmişler. Bir yokuşa yukarı çıkarken, bayılıp düşmüşler açlıktan. Bir süre öylece kalmışlar. Birazcık ham erik yemişler ve yine yürümüşler. Büyük bir ormanlığın yanına gelmişler. Birden bi­re etraflarının eşkıyalar tarafınca sarılması ile neye uğradıkların anlayamamışlar. Fakat, Hüsem oldukça daha çok korkmuş, şu sebeple, tüm foyası şimdi ortaya çıka­cakmış. Parasını eşkıyalar alacakmış. Pos bıyıklı eşkıyanın biri, yüksek sesle buyruk vermiş. “Heey, Keloğlan, önce sen çıkar bakayım altın­ları, paraları!” Kendinden güvenilir bir halde, söylenmiş Keloğlan:

“Yok param, yalansa ölsün anam, ister inan ister inanma, yalnız kötülük yapma bana!”

Eşkıya, asla inanır mı? Tutmuş kulağından, çekiştire çekiştire, “Ulan”, demiş “süt çocuğu, kel kafanı koparırım bak. Beni zorlama, çıkar dök şuraya, üstündekileri”. Bizimki pek neşeliymiş. Iyi mi olsa bir şey bulamayacaklarmış. Asla ciddiye almazmış şeklinde bir eda içindeymiş. Buna sinirlenen eşkıya, dönem altlarını, iç ceplerini, çarığının içini bile aramış Keloğlan’ın, doğal hiçbir şey bulamamış… Keyifli keyifli gülmüş Keloğlan, “Demedim mi ben size, anacığımın verdiği üç beş kuruşum vardı. Yolda bitirdim. İnanmazsanız Hüsem’e sorun”.

Haramibaşı, çirkin bir kahkaha atmış. “Yok anasının gözü, kim kimin şahidi ulan? Dazlak kafanı yüzerim ha… Peki, şimdi çok sevgili arkadaşını görelim bakalım”. Derhal savunmaya geçmiş Keloğlan, “O zavallıyı da boşuna aramayın. Yoktur beş parası, gözlerine baksana kör talih karası”. Hüsem, aslolan şimdi oldukça daha perişan hale düşmüş. Bu oldukça sevgili arkadaşına yalancı çıkmak, haramilerin yapacağı kötülükten daha çok üzmüş kendisini. Buna karşın, yalan söylemekten geri durmayan Hüsem, “Ben de Keloğlan’dan nafakalandım. Yoktur pa­ram, varsa olsun haram”.

Fakat haramibaşı, yutmamış. Bu sebeple, bu oğlan, Keloğlan şeklinde saf görünmüyormuş. Bed bed ba­ğırmış, “Ulan” demiş “Ananın sütü daha ağzında kokuyor, bir de bize yalan söylüyorsun. Ben ararsam fena olur. En iyisi mi, dök şuraya paraları”. Hâlâ direnirmiş Hüsem, “Arayın şu çarpık oğlanın üstünü”, diye buyruk ver­miş Haramibaşı. Derhal aramışlar ve gömleğinin iç cebinden epey para çıkmış. Doğal yüzü gözü kıpkırmızı olmuş utancından, korkusundan. En oldukça, arkadaşının yalanını anlamasından, yerin altına girmiş sanki…

Fazlaca sinirlenen eşkıyalar, o şekilde bir girişmişler ki Hü­sem’e, ağzı burnu kanamış. Yüzü gözü morarmış dayaktan. “Hadi defol, cehennem ol buradan”, diyerek kovmuşlar. Keloğlan, korkusundan tir tir titrermiş. Acaba, kendisini de dövecekler miymiş? Yalvaran bir üslupla şu şekilde demiş, “Etmeyin eylemeyin, beni öldürmeyin! Bırakın gideyim yoluma, kavuşayım garip anama”.

Fakat haramibaşı, sandığı ve korkmuş olduğu şeklinde konuşmamış. Şu şekilde demiş, “Sen, çok temiz ve safsın. Yalan söylemedin bize. Biz senin gibi harbileri severiz be Keloğlan. Dünyalar Keloğlan’ın olmuş. Eşkıyaların başı, “Şimdi sana bir yer tarif edeceğim”, diye devam etmiş konuşmasına, “Bak, şu tepeyi görüyor musun; hah işte o tepeye çık, sağ tarafa bakınca, büyük bir mağara göreceksin. Mağaraya in, sağ köşesinden itibaren otuz metre kadar ileride büyük bir taş göreceksin. Üzerinde dev resmi vardır. O taşın altını kaz, altın bulacaksın”.

Eşkıyalara dünyalar dolusu teşekkür edip derhal yola çıkmış Keloğlan. Tepeye tırmanıp, zirveye ulaşmış. Şu şekilde bir bakınmış, söylenen mağaraya doğru gitmiş. Kısacası üstünde dev resmi bulunan taşın yanına varmış. Etrafına bakınmış, kimseler yokmuş. Sivri bir taşla taşın altını oymaya başlamış. Fazlaca fazla yorulmadan bir testi altın bulmuş.

“Şükür şükür, buldum altını, mutlu edecem anamı, doğruluğumun gördüm ödülünü” diye diye yürümüş gitmiş. Türküler söyleye söyleye evine doğru gelirken anası onu görmüş. “Acaba niye erken döndü” diye geçirmiş içinden. Keloğlan, çil çil altınları annesinin gözleri önünde dökmüş. Kadıncağız o denli sevinmiş ki düşüp bayılmış. Biz, bakalım Hüsem’in maceralarına. Hüsem, nice memleketleri dolaşmış, işe girmiş, işten çıkmış, fakat bir türlü para biriktirememiş. Gurbetlerden dönmüş köyüne. Köyün girişinde kulaklarına davul zurna sesleri gelmiş. Seslerin geldiği yöne doğru bakmış. Bir dev gibi konak ve önünde büyük bir kalabalık varmış. Süratli süratli o kalabalığın bulunmuş olduğu yere doğru yürümüş. Bir de ne görsün. Keloğlan’ın eski evinin yerinde dev gibi bir konak. Şaşkınlıktan deliye dönmüş. Bu olacak iş miymiş? Acaba rüya mı görmekteymiş?

Varmış, birine şu şekilde sormuş, “Ne var bugün burada, bu kalabalık neyin nesi?” Adam, “Keloğlan, köyün fakir ailelerinin çocuklarını sünnet ettiriyor” demiş. Bu duyduğu haber karşısında, tuz yemiş keçiler şeklinde yalanmaya başlamış, inanamamış. Kıskançlık damarları kabarmış ve gene sormaya devam etmiş. “Yahu” demiş, “Hadi bu şöleni anladık diyelim, peki şu konak da neyin nesi? Benim bildiğim burada zavallı bizim Keloğlan’ın fakir anası ile oturduğu kötü bir ev vardı. Yanılıyor muyum yoksa?”

Adam, “Yoo”, demiş, “hiç de yanılmıyorsun”.

Şaşkınlık dolu bakışları, insanın da şaşkınlaşmasına sebep olmuş ve sürdürmüş konuşmasını adam, “Gördüğün gibi konak üç katlı. Bir katında anası ile kendisi oturuyor Keloğlan Bey’in. Öteki katta ise köyün hocası oturuyor. Hem de burada çocuklara ders veriyor. Üçüncü kat ise, misafirhane. Köyümüze gelen yabancılar, burada kalıyorlar. Bitmedi demiş adam, daha bitmedi. Az aşağıda yeni bir bina daha yaptırıyor. Orayı da yetim ve sahipsiz hastalara ayıracak. Senin anlayacağın Keloğlan, artık hepimizin beyi, hepimizin babası oldu”.

Hüsem’in kıskançlık damarları çatlamış ve düşüp bayılmış. Hepimiz koşarak Hüsem’in olduğu yere gelmiş. Doğal, Keloğlan da gelmiş fakat arkadaşını tanıyamamış. Niçin mi? Bu sebeple, oldukça zayıflamış, adeta iskeleti çık­mış. Üstüne su dökerek Hüsem’i ayıltmışlar. Fakat, sağ tarafına nüzul vurmuş olduğu için yerinden kalkamamış. Kimse haiz çıkmamış Hüsem’e.

Keloğlan, “Konağın bir odası boş, oraya götürün” demiş, “Bakarız çaresine”.

Kısa zamanda özürlüler evinin inşaatı bitince, Hüsem oranın ilk sakini olmuş. Ayrıca epey düzelmiş Hüsem, bir tek sağ kolu tutmazmış. Keloğlan’ın eline düşmekten dolayı gururu incinmiş fakat, ekmek elden su gölden kabilinden bu şekilde rahat bir ortamı da terk etmek istememiş. O nedenle, kendisinin tanınmaması için, her şeyi yapmış. Bir yabancı görevi oynamış. Fakat, kendisinin cıs cıbır olup da, daha düne kadar fukara kabul edilen bu arkadaşının, bu şekilde servete kavuşmasını bir türlü hazmedemiyormuş. Hep bir hainlik düşünürmüş.

Keloğlan görkemli bir düğün yaparak oldukça meşhur bir beyin kızıyla evlenmiş. İsmi Gülşah olan bu hanıma, özürlüler Gül abla derlermiş. Bu sebeple, bir anne şeklinde onları ziyaret eder, hallerini hatırlarını sorar, gereksinimlerini karşılarmış. Hüsem, Keloğlan’a karşı artık ciddi bir düşmanlık beslemeye başlamış. Kendisinin bir çulu bile yokmuş fakat, arkadaşı hem varlıklı olmuş, hem de güzel bir kızla evlenmiş. Bu tarz şeyleri düşündükçe erim erim erirmiş. Kesinlikle, bir fenalık yapmak için, fırsat kollarmış.

Günün birinde Gülşah, özürlüleri ziyarete gelmiş. Her birine güzel hediyeler vermiş, iyi mi olduklarını sormuş, morallerini tazelemiş. Tam kapıdan çıkacakken, ayağı yitik yere düşmüş ve ayağı kırılmış. Keloğlan bu vakaya oldukça üzülmüş, hanımı ile beraber yatakta yatmış. O denli oldukça severmiş ki Gülşahı’nı. Gene bu şekilde bir gecenin birinde, karısının inlemeleri esnasında, canı oldukça sıkılmış ve diğeri odaya geçmiş. Tam bu sırada, nur yüzlü yaşlanmış bir zat durmuş karşısına. Ağır ağır şunları söylemiş:

“Hey merhamet abidesi Keloğlan, eski bir arkadaşın hanımına bu kötülüğü yapan”.

Bu şekilde demiş ve kaybolmuş nur yüzlü adam. Keloğlan’ı almış bir fikir. Kim olabilirmiş bu eski arkadaşı? Gece düşünmüş, gündüz düşünmüş, işin içinden çıkamamış. Oğlunun bu kadar düşünceli olmasından ciddi derecede rahatsız olan anası, şu şekilde demiş: “Ah benim fakirken zengin olan oğlum, ah be­nim kendisi saf, talihi ak oğlum, hanımının düşmesine sebep olan, senin eski arkadaşın Hüsem olsa gerek”.

Keloğlan, bu söze gülmüş, “A benim tatlı anacığım, Hüsem, şimdi kim bilir nerelerdedir. Benimle birlikte gitti ve bir daha dönme­di. Anası ısrar etmiş, “Yok oğlum yok” demiş, “Sen hele şu hastaların özürlülerin aslını, esas adlarını, kim olduklarını bir araştır. O zaman gerçeği göreceksin”. Fakat Keloğlan’ın aklı hâlâ bunu almazmış. Fakat, anasının söylediğini yapmayı kafasına koymuş, gitmiş özürlülerin bulunmuş olduğu binaya. Gururuyla oynamadan tümünü sorguya çekmiş bey olarak. Sıra gelmiş Hüsem’e.

Hüsem her ne kadar rol yaptıysa bile, Keloğlan ta­nımış. Fakat, hiçbir şey dememiş bu mevzuyla ilgili ola­rak. Ilkin hakikaten güvenilir olmak için Hüsem’e sormuş:

“Senin adın ne?”

“Cemal”, demiş Hüsem.

Kafasını kaşımış Keloğlan:

“Bir yanlışın yok değil mi?” demiş yine. “Yoo”, diye cevaplamış Hüsem, “Cemal’im ben”.

“Peki nereden geldin buraya, o sünnet şöleni günü, ne işin vardı buralarda?” diyerek iyice işin aslını öğrenmek istemiş. Sesine bir gariplik vererek konuşmuş Hüsem, “Ben bir garibim. Kimim kimsem kalmadı dünya­da. Memleketimde iftiraya uğradım. Canımı zor kur­tardım. Böyle diyar diyar dolaşıp dururken, sizin kö­yünüze uğradım. Gerisini biliyorsunuz. Sinirlenmiş Keloğlan, o kolay kolay sinirlenmeyen Keloğlan. “Peki” demiş “Sen o gün Gülşah’ı düşerken gördün mü?”.

“Tövbe tövbeeel Yine iftiraya uğrayacağım gali­ba!” diye söylenmiş Hüsem. Bu konuşmaları başından beri dinleyen bir özürlü, dayanamamış, “Beyim demiş, “Beyim bu genç bal gibi yalan söylüyor. Nereden mi bilmekteyim? Gülşah abla, buraya her gelişinde bu gence bir şeyler oluyor. Devamlı takip ediyor. Geçen gelişinde de takip etti ve tam kapıdan çıkarken elindeki sabunu geçeceği yere koydu. Gülşah Abla da düştü ve ayağı kırıldı. Hem gerçek adının Hüsem olduğunu, burada birine söylemiş. Bu huysuz ve hain oğlan baştan ayağa yalancı beyim…”

Keloğlan’ın aklı karışmış. Bu ihaneti, kendisine iyi mi yaparmış? Bir türlü içine sindirememiş. Buna artık dayanma gücü kalmayan Keloğlan, Hüsem’i kovmuş …

Hüsem, utancından köyünde de duramamış ve almış başını gitmiş. O gün bu gündür hala nerede bulunduğunu bilen yokmuş.

(En Güzel Keloğlan Masalları, Emel İpek, Papatya Yayınları)

What's Your Reaction?

Sevimli Sevimli
0
Sevimli
Hatalı Hatalı
0
Hatalı
Zekice Zekice
0
Zekice
Süper! Süper!
1
Süper!
Oyhşş Oyhşş
0
Oyhşş
Aman Tanrım! Aman Tanrım!
0
Aman Tanrım!
Hıh Hıh
0
Hıh
Şaşırdım Şaşırdım
0
Şaşırdım

Comments 0

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Keloğlan ile Vefasız Arkadaşı Hikayesini Oku

Choose A Format
Story
Formatted Text with Embeds and Visuals