Sucuk Şişlerinden Çorba


SUCUK ŞİŞLERİNDEN ÇORBA

Bayan farelerden yaşlıca biri, ziyafete katılmamış başka bir bayan fareye “Dünkü öğle yemeği çok mükellefti” dedi, şunları ilâve etti. “Ben fareler kralından itibaren yirmi birinci yerde oturuyordum. Hani bu da benim için az şeref değildir. Ziyafetteki yemeklere gelince: hepsinin çok mükemmel tertiplenen olduğunu size teminle arz edebilirim. Bunlar küflenmiş ekmek, iç yağlı domuz derisi, ispermeçet mumu ile sucuktu. Arkasından yine aynı yemekler baştan tekrarlanarak ikram edildi. İki öğün yemiş gibi olduk, ziyafet o kadar mükemmeldi. Ziyafette herkes keyifli, neşeli idi. Bir aile toplantısında gibi tatlı tatlı muhabbet ettik. Yalnız sucuk şişleri yoktu, bu sebepten onlar hakkında konuşuldu. Yoksa her şey tamamdı. Bu vesile ile hatta bir sucuk şişinden çorba yapılabileceği iddia edildi. Gerçi herkes böyle bir çorbadan bahsedildiğini duymuştu. Ama kimse bunu henüz tatmamıştı. Nasıl hazırlandığı hakkında kimsenin bilgisi yoktu. Bu çorbanın kâşifi gayet nükteli sözlerle yüceltildi, hattâ fakir farelerin başkanlığına getirilmeyi de hak edecekti. Hakikaten güzel bir nükte değil miydi? İhtiyar fare kralı ayağa kalktı, bahis konusu olan çorbayı fareler dünyasında en lezzetli şekilde pişirmeyi becerebilecek olan kız fareyi kendine zevce olarak almak, kraliçeliğe yükseltmek arzusunda olduğunu söyledi. Bunun için de önlerinde uzun bir mühlet vardı.

Öteki bayan fare “kraliçe olmak hiç de fena bir şey değil”, diye cevap verdi. “Ama bu çorba nasıl yapılır acaba?”

“Evet, bu çorba nasıl yapılırdı.” İhtiyar, genç bütün bayan fareler birbirlerine bunu soruyorlardı. Hepsi kraliçe olmayı memnuniyetle arzu ediyor, ama hiçbiri bunu öğrenmek için dış memleketlere yapılması gereken seyahatin zahmetlerini göze alamıyordu. Buna rağmen bu seyahate kesin olarak lüzum vardı. Ama her şeyden evvel ailesini, alışmış olduğu sığınak deliklerini terk etmek herkesin başarabileceği işlerden değildi. Yabancı memleketlere gidince her gün bir peynir kabuğu bulmak, bir iç yağlı domuz derisi keşfetmek mümkün olmadıktan başka hesapta açlık tehlikesiyle yüz yüze gelmek de vardı. Belki de canlı canlı bir kedi tarafından yenilmek ihtimaliyle de karşılaşılabilirdi.

Orada bulunanların çoğunu bu düşünceler ürkütüyor, teşebbüse girişmekten alıkoyuyordu. Yalnız genç, neşeli, fakat fakir ailelere mensup dört fare kız, seyahati göze almaya karar verdiler. Bunlar birbirlerine karşı dört yöne, dünyanın dört ayrı bucağına doğru yola çıktılar. Aralarında hangisinin bahtı açıksa talih ona gülecekti. Bu seyahatin gayesini hatırlatsın, unutturmasın diye hepsi yanlarına birer sucuk şişi aldılar. Bu şişler onlara yolculukları boyunca baston vazifesini görecekti.

Kız fareler mayısın birinci günü yola çıktılar, ertesi yılın bir mayısında da geri döndüler. Ama bunlardan yalnız üçü dönebilmiş, dördüncü kız fare görünmediği gibi kendisinden herhangi bir haber de alınamamıştı. Artık karar verme günü gelip çatmış bulunuyordu.

Fareler kralı “en büyük sevinçlerin yanında daima az çok kederli bir şeyin bulunması ne fena” dedi, millerce uzaklara kadar çevrelerinde bulunan bütün farelerin toplantıya çağrılmasını emretti. Toplantı yeri olarak mutfak seçilmişti. Seyahatten dönen üç kız fare yan yana, sıraya dizilmiş bir halde ayrı duruyorlardı. Geri dönmeyen dördüncü kız fare yerine de siyah tüllerle süslenmiş bir sucuk şişi diktiler. Alınan karara göre seyahatten dönen üç kız fare konuşmalarını bitirmeden, fareler kralı da müzakerelerin devamına müsaade etmeden hiç kimse fikrini ortaya atmayacaktı.
Şimdi konuşulan şeyleri beraber dinleyeceğiz.

Birinci kız farenin seyahatte görüp öğrendikleri

Küçük fare söze şöyle başladı: “Seyahate başlayıp gurbete çıkınca, ben de kendimi, benim yaşımda olanlar gibi, dünyanın en akıllı kişilerinden biri sanmıştım. Ama buna imkân var mı? Böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi için bir ömür lâzım. Kuzeye giden bir gemiye binmiştim. Ben de sizin gibi gemilerde çalışan aşçıların kendi işlerini kendileri başarmaları gerektiğini duymuştum. Tabii her taraf domuz iç yağı, tonlarca tuzlanmış et, küflü unla dolu olunca, aşçının kendi işini kendi başarması kolay olur. Mükemmel bir hayat sürmeye başladık. Ama meşhur çorbanın nasıl pişirildiği hakkında hiçbir şey öğrenemiyordum. Bindiğim yelkenli günlerce, gecelerce yol alıyor, kimi zaman tehlikeli bir şekilde dalgalar içinde yuvarlanıyor, kimi zaman da içeriye giren sular bizi ıslatıyordu. Nihayet varmak istediğimiz limana girince gemiden dışarı çıktım. Uzak kuzey bölgesinde bir limana gelmiştik.

Doğup büyüdüğümün yerlerden, bize sığınaklık eden köşe bucaklardan çıkmak, içlerinde bir başka çeşit köşe bucaklar bulunan gemilerle seyahat etmek, sonunda da kendini birdenbire memleketten millerce uzakta, yabancı bir yerde bulmak tuhaf bir şey. Bu yeni vardığım memlekette uçsuz bucaksız çam, kayın ormanları vardı. Ağaçların etrafa yaydıkları keskin koku burnumun direğini kırıyordu. Buralarda biten yabani otlar da o kadar baharlı kokular saçıyordu ki, boyuna hapşırmak zorunda kalıyor, vaktiyle yediğim biberli sucukları hatırlıyordum. Ayrıca büyük orman gölleri de vardı oralarda. Yakından bakılınca suları pırıl pırıl, biraz uzaklaşınca simsiyah, mürekkep gibi göller… Üstlerinde de ak kuğular yüzüyordu. Ben bunları ilk görünce köpük zannettim, suların üstünde o kadar hareketsiz duruyorlardı. Ama sonra uçtuklarını, yürüdüklerini fark edince kuğu olduklarını anladım. Yürüyüşlerinden de anlaşıldığı gibi, bunlar kaz cinsinden hayvanlar. Kimse onların kazlarla akrabalıklarını inkâr edemez.
Ben kendi soyumun içinde kaldım, orman, tarla fareleri arasına katıldım. Bunlar misafir ağırlamasını gerçekten çok az biliyorlardı. Hâlbuki ben doğrudan doğruya bunu düşünerek seyahate çıkmış, istediğim yemeği öğreneceğimi hayal etmiştim. Onlar sucuk şişlerinden çorba yapılabileceğini duyunca şaştılar, bunun anlaşılmaz bir şey olduğunu söylediler. Böyle bir şey, aklın alamayacağı kadar garip geldi onlara. Bu meseleyi çözmek ise asla imkânı olmayan işlerdendi. O zaman sucuk şişlerinden ne şekilde çorba yapılacağını burada, hatta o gece öğrenebileceğimi aklıma bile getirmiyordum.

Yaz gün dönümünde aziz Jean yortusundaydık. Farelerin dediğine göre ormanın bu kadar hoş, kır otlarının böylesine keskin, baharlı kokması, duru suları üstünde ak kuğular dolaşan göllerin, karanlıklarına rağmen bu kadar güzel parıldaması bundandı. Ormanın engininde bulunan iki üç evin arasında bir yerde gemi direği boyunda uzun bir sırık dikilmiş, tepesine de çelenkler, çiçek dizileri asılmıştı. Buna mayıs sırığı deniliyor. Genç kızlarla delikanlılar bu sırığın etrafında dans ediyor, çalgıcılar keman çalarken onlar da şarkı söyleyerek birbirleriyle yarışıyorlardı. Güneşin batmasından başlayarak bütün gece, sabaha kadar bu neşe devam etti. Ay etrafı aydınlatmış, her yer hemen hemen gündüz gibiydi. Ama ben bu eğlencelere katılmamıştım. Benim gibi küçücük bir farenin ormanda verilen böyle bir baloda ne işi olabilirdi ki? Bir kenarda, yumuşak orman yosunları üstüne oturmuş, beraber getirdiğim sucuk şişine sarılmıştım. Az ötede ay ışığı ile pırıl pırıl aydınlanmış bir meydanın ortasında bir ağaç vardı.
Ağacın altındaki yosunlar o kadar inceydi ki bunları yumuşaklık, güzellik bakımından sevgilimiz fareler kralının tüylerine benzetmeye cesaret ediyorum. Yalnız renkleri yeşildi. Bu sebepten onlara bakınca gözler dinleniyordu. O aralık birdenbire küçücük, insana benzeyen birtakım sevimli mahlûklar peyda oldu. Muntazam bir takım halinde geldiler. Boyları ancak benim dizlerime yetişecek kadardı. İnsana benziyor ama daha endamlı gözüküyorlardı. Birbirlerine söylediklerine göre bunlar peri idiler. Çiçek yapraklarından yapılmış, böcek, sivrisinek kanatlarıyla süslü hoş elbiseler giymişlerdi. Hiç de fena durmuyordu. Anlaşılan orada bir şeyler arıyorlardı, ama ne aradıklarını bilmiyordum. Nihayet bunlardan birkaçı bana doğru geldi. Aralarından en kibarı elimdeki sucuk şişini göstererek: “İşte bizim aradığımız değnek, dedi, istediğimiz gibi yontulmuş, fevkalâde bir şey.” Bunu söyleyerek benim seyahat değneğimi seyrederken gittikçe güzelleşti, sevimlileşti. O zaman:
“Size bu değneği tamamen değil, ancak ödünç verebilirim.” dedim. Bunun üzerine hepsi birden “ödünç ver!” diye bağırdılar, elimdeki sucuk şişini yakaladılar. Ben şişi onlara bırakınca yumuşacık yosunlarla örtülü bir meydancığa doğru sıçrayarak yürüdüler.

Seyahat değneğimi bu meydancığın ortasına diktiler. Onlar da bir mayıs sırığı dikmek istemiş, şimdi onu ele geçirmişlerdi. Bu değnek onlar için biçilmiş kaftandı sanki. Hemen temizleyip süslediler. Süslenince de değnek gerçekten çok güzelleşti.

Küçücük örümcekler, dikilen sırığın etrafını altın iplikleriyle ördüler; rüzgârla dalgalanan bayraklarla, tüllerle süslediler. Bu tüllerle bayraklar o kadar ince dokunmuş, ay ışığında öyle iyi beyazlatılmışlardı ki parıltılarından gözlerim adamakıllı yanıyordu. Kelebek kanatlarından boyalar alıyor, onu bu dokumalara serpince üzerlerinde pırıl pırıl bir ihtişamla yanan çiçekler, elmaslar peyda oluyordu. Bizim seyahat değneğini tanıyamaz hale gelmiştim. O kadar güzel bir mayıs sırığına, şüphesiz dünyanın hiçbir yerinde rastlamak mümkün değildir. Bunun üzerine büyük bir peri kafilesi sökün etti. Perilerin hepsi çırıl çıplaktı. Fakat en güzel elbiseler giyinmiş olsalar, bu kadar göz alıcı olamazlar. Bütün bu ihtişamı görmek için beni de oraya davet ettiler. Ama boyum, onlara bakınca daha yüksek olduğu için biraz uzaktan seyretmem lâzım geldi.
Şimdi musiki başlamıştı. Bu öyle bir musiki idi ki, binlerce cam fanus, kuvvetli, tek seslerle çınlatılsa ancak o zaman bu sesler duyulabilirdi. Kuğular şarkı söylüyor sandım. Hatta aralarında kumru, ardıç kuşu seslerini bile fark eder gibi oluyordum. İş o hale geldi ki bütün ormanın bu musiki ile birlikte çınladığı sanılabilirdi. Perilerin diktiği mayıs sırığından çocuk sesleri, çan sesleri, kuş şakımaları yankılanıyor, tatlı melodiler, güzel nağmeler geliyordu. Sanki çanlarla bir şey çalmıyordu. Ama bu sesleri çıkaran bizim sucuk şişi idi gene de. Bir değnek parçasının bu kadar şey gizlediğini dünyada aklıma getirmezdim. Ama mühim olan, değnek parçası değil tabii, onun hangi ellere düştüğüdür. Sevincimden fevkalâde heyecanlanmış, bir küçük farenin elinden gelebildiği kadar, ağlamaya başlamıştım.

Gece çok kısa sürdü. Ama o uzak kuzey bölgesinde geceler bu mevsimde daha uzun olmaz. Sabahleyin gün ağarırken hafif bir rüzgâr çıkmış, orman gölgelerinin sakin su yüzlerini kırıştırmaya başlamıştı. Bütün o dalgalanan tüller, bayraklar havaya uçtu, dört yana dağıldılar. Yapraklar arasında asma köprüler, parmaklıklar kurmuş olan örümcek ağları birden yok oldu. O sırada peri kızlarından altısı bana doğru geldi, sucuk şişimi bana geri verdiler, yapabilecekleri bir dileğim olup olmadığını sordular. O zaman ben de sucuk şişlerinden nasıl çorba yapıldığını bana söylemelerim rica ettim.
Aralarından en kibarı; “Çorbanın nasıl yapıldığını mı soruyorsun? diye güldü. Ama bunu az önce sen de bizimle birlikte gördün. Bize verdiğin sucuk şişinin nasıl tanınmayacak hale girdiğini biliyorsun.”

“Öyle mi? diye hayret ettim. Demek siz sucuk şişi çorbası deyince bunu anlıyorsunuz.” Bunun üzerine niçin seyahate çıktığımı, memlekete dönünce vatandaşlarımın benden ne beklediklerini açık açık anlattım ve ilâve ettim: “Yurda varınca fareler kralı ile büyük fareler imparatorluğuna bu akşam gördüğüm güzel şeyleri anlatmaktan ne çıkacak? Onlar bundan ne kazanmış olurlar? Elimdeki sucuk şişini sallayarak bekledikleri çorbayı ortaya dökemem ki. İşte tahta şiş burada, şimdi çorbanın, nasıl ortaya çıkacağını göreceksiniz, diyemem. O zaman bu yaptığım, lokanta vitrinindeki bir yemeği göstererek birini doyurmaya kalkışmak gibi bir şey olur.”

Bunun üzerine peri kızı küçük parmağını bir mor menekşenin göbeğine daldırarak “dikkat et, dedi, getirdiğin seyahat değneğine parmağımı sürüyorum. Memleketine dönüp fareler kralının sarayına varınca, bu değneği onun sıcak göğsüne sür. Oradan en soğuk kış günlerinde bile taze menekşeler fışkıracak, bütün değneği saracak. Böylece memleketine hiç olmazsa bizden bir hatıra götürmüş olacaksın. Ayrıca bir şey de…” Kız fare bu ayrıca bir şey dediğinin ne olduğunu oradakilere söylemeden elindeki asayı fareler kralının göğsüne dokundurdu, gerçekten o anda kralın göğsünden muhteşem bir çiçek demeti fışkırdı. O kadar kuvvetli, hoş kokuluydu ki, kral hemen ocağın etrafına dizilmiş olan farelere kuyruklarını ateşe sokmalarını emretti, çünkü menekşelerden saçılan koku, hoşlanılacak gibi değil, fazla keskindi, kuyrukların ateşe girmesinden çıkan yanık kokusuyla bu keskin kokuyu gidermek istiyordu.

Bunun üzerine fareler kralı kız fareye “ama o ayrıca bir şey dediğinin ne olduğunu söylemedin” dedi.
“Evet, dedi kız fare, bu asıl oyun dedikleri şeydir.” Bunu söylerken sucuk şişini çevirdi, çiçekler birden ortadan kayboldular.. Şimdi yalnız çıplak değneği elinde tutuyor, onu da bir orkestra şefinin değneği gibi hareket ettiriyordu. “Peri kızı bana, menekşeler, görmek koklamak, dokunmak içindir, demişti, ama işitmek, tatmak için de ayrıca bir şey olmalıdır.” Bunu söyledikten sonra kız fare elindeki değneği yere vurdu. O anda bir musiki duyulmaya başladı. Ama bu o akşam ormanda periler eğlencesinde işitilen musikiye benzemiyordu. Hayır, mutfakta duyulabilecek, oraya uyacak bir musiki idi bu. Her taraftan karmakarışık sesler geliyor, ortalığı kaplıyordu. Sanki rüzgâr bütün bacaların içinden esiyor, mutfakta bakır, toprak tencereler kaynıyor, ocaktaki kürek pirinç kazanlara çarpıyordu. Ama birdenbire her şey susuverdi. Sanki kaynayan bir çaydanlığın boğuk şarkısı işitiliyor, öyle garip bir ses veriyordu ki, şarkı başlıyor mu bitmek üzere midir? pek fark edilemiyordu. Tencerelerin büyüğü kaynıyor, küçüğü kaynıyor. Sanki hiçbiri öbürüyle ilgili değil, ne yaptıklarını bilmiyor, kendi düşüncelerine dalıp gitmiş gibi idiler. Kız fare elindeki değneği gittikçe şiddetini artırarak salladı. Bunun üzerine tencereler kabarmaya, taşmaya başladılar. Bir taraftan da rüzgâr şiddetini artırmış, bacadan ıslık sesleri geliyor, bir hayhuydur gidiyordu. Nihayet gürültüler o kadar şiddetlendi ki küçük fare elindeki değneği düşürdü.
İhtiyar fare kralı “doğrusu, dedi, az buz iş değilmiş bu. Nihayet çorba pişti mi bari?”
Kız fare “hepsi bu kadardı” diye cevap verdi ve eğilerek oradakileri selâmladı..
Fareler kralı “hepsi bu kadar mı? öyle ise dur bakalım ikinci farenin söylediklerini dinleyelim.” dedi.

Öteki küçük kız farenin anlattıkları

İkinci kız fare “ben saray kitaplığında doğdum,” diye söze başladı. Ne ben ne de ailemizdekilerden çoğu bir yemek salonuna girebilmek saadetini tatmadık. Kiler tabii hiç bahis konusu olmadı. Ancak bugün, bu seyahatten dönünce bana bir mutfak görmek nasip oldu. Kitaplıktayken çoğu günler gerçekten aç kalıyorduk. Ama buna karşılık birçok tecrübeler de ediniyorduk. Bir gün sucuk şişi çorbasının nasıl yapıldığını öğrenecek olan fareye kral hazretlerinin bir mükâfat vereceği haberi bize kadar ulaştı. Bu haberin arkasından ihtiyar büyük annem, yazılı bir kağıdı sürüyerek yanımıza getirdi. Gerçi getirdiği kağıdı sürüyerek yanımıza getirdi. Gerçi getirdiğini kendisine söylemişlerdi. Bunlar arasında bir söz dikkatini çekmiş: eğer şairseniz sucuk şişlerinden de çorba yapabilirsiniz… Bana şairliğim olup olmadığını sordu. Bu konuda hiçbir fikrim olmadığını öğrenince şair olmamı sağlık verdi bana. Bunun için nelerin gerekli olduğunu soruşturmaya başlamıştım. Çünkü şairlik te bana çorba pişirmek kadar güç görünüyordu. Ama iyi bir mektepte yetişmiş olan büyük annem bunun için üç şeyin gerekli olduğunu hemen belirtti. Bunlardan biri akıl, ikincisi hayal, üçüncüsü duygu idi. “Bu üç şeyi kendinde toplayabiliyor musun, o zaman şair olur, sucuk şişlerinden nasıl çorba yapılacağını öğrenirsin.” diye ilave etti. Bunun üzerine ben de şair olmak için Batı ülkelerine doğru yola çıktım.

Aklın her şeyde, her şey için en önemli olduğunu biliyordum. Hayalle duygu onun yanında ikinci derecede kalıyordu. Bu sebepten, önce aklı bulmayı tasarladım. Ama acaba nerede oturuyordu kendisi? Eski Yahudi krallarından birinin meşhur sözüymüş:
“bul bir karınca, yüksel aklınca” demiş. Bunu kitaplıkta iken öğrenmiştim. Onun için büyük bir karınca yuvası keşfedinceye kadar rahat edemedim. Bulunca da bilgelik öğrenmek için postu karıncaların yanına serdim.
Karıncalar gerçekten saygı değer bir millet, bunlara saf akıl adını da verebilirim. Her şey örnek bir hesap işi onlarda, hiç şaşmıyor. Dediklerine göre çalışmak ve yumurtlamak dünyada yaşamak ve ahiret için hazırlanmak manasına geliyor. Söyledikleri gibi de yapıyorlar. Aralarında temiz karıncalar, kirli karıncalar diye ikiye ayrılmışlar, herkesin bir numarası, buna göre de bir derecesi var. Karıncalar kraliçesinin numarası bir. Tek doğru görüş de onun görüşü, bütün bilgeliği, hikmetleri o yutmuş. Bunu öğrenmek benim için çok faydalı oldu. O kadar çok konuşuyor, öylesine bilgiçti ki, gerçekte aptal gibi geldi bana. Bütün dünyada karınca yuvasından daha yüksek hiçbir şey olmadığını söylüyordu. Ama bu yuvanın hemen yanı başında, ondan çok daha yüksek bir ağaç vardı; yüksekliği inkâra gelmediği için kimse ondan bahsetmiyordu. Bir akşam karıncalardan biri yolunu şaşırmış, ağacın gövdesinden yukarı tırmanmıştı. Gerçi tepeye kadar çıkamamış, ama gene de şimdiye kadar herhangi bir yere çıkanlardan daha yükseğe varmıştı. Nihayet geri döndü, yuvaya geldi. Gelince karınca yuvasının dışında bu yuvadan çok yüksek bir şey bulunduğunu anlatmaya başladı. Bütün karıncalar bu gülünç iddiayı kendi devletlerine karşı büyük bir hakaret saydılar, bu sebepten de kendisini bir hayvan burunsalığı içinde ölünceye kadar yalnız yaşamaya mahkûm ettiler. Çok geçmeden bir karınca daha yolunu şaşırarak ağaca çıkmış, aynı yolculuğu yaparak aynı kanıya varmıştı. Dönünce o da başına gelenlerden bahsetti ama malûm deyimiyle, akıllıca bahsetti; kapalı sözlerle. Üstelik sayılıp ağırlanan, temiz cinsten bir karınca olduğu için, dediklerine herkes inandı, öldüğü zaman da bilim uğruna gösterdiği yararlıklara mükâfat olarak mezarına bir anıt yumurta kabuğu diktiler.”

Küçük fare sözlerine devam etti. “Her zaman görüyordum, karıncalar durmadan sırtlarında yumurtaları ile dolaşıyorlardı, aralarından biri kendi yumurtasını yere düşürse bunu tekrar yüklenebilmek için çok zahmet çekiyor, muvaffak ta olamıyordu. O zaman iki karınca daha yanına geliyor, nerede ise kendi yumurtalarını tehlikeye koyarak bütün kuvvetleriyle ona yardım ediyorlardı. Ama bir an için yine bundan vazgeçiyorlardı. Çünkü önce can sonra canan, malûm ya, kraliçenin görüşüne göre karıncaların bu hareketi hem akıl, hem kalp kuvvetlerinin durumunu meydana çıkarır. Akıl ile kalp, bizi bütün anlayış sahibi yaratıkların başına geçirecektir. Onun için akıl, öteki kabiliyetlerin hepsine üstün olmalı. Kraliçe, aklın en yükseğine malik olmakla övünüyor, bunu söylerken de iki arka bacakları üstüne kalkarak herkesin dikkatini çekiyordu. Tam aradığımı bulmuştum. “Bul bir karınca, yüksel aklınca.” dedim kendi kendime. Nihayet kraliçeyi ele geçirmiştim.

Bahsettikleri ağaca doğru yürüdüm, yakından baktım. Bir meşe ağacıydı bu. Yüksek bir gövdesi, muntazam bir tacı vardı, kocamış yaşlı bir ağaç. Canlı bir yaratığın, bir kadının bu ağacın içinde oturduğunu biliyordum. Bu kadınlara Dryade adı verilir. Ağaçla beraber doğar, onunla beraber ölürler. Kitaplıkta iken onlardan bahsedildiğini duymuştum. Onun için meşeyi görünce ondaki ağaç kızını da fark ettim. Kız beni kendisine bu kadar yaklaşmış görünce birdenbire korkunç bir çığlık kopararak haykırdı. Bütün kadın cinsi gibi o da biz farelerden çok korkuyordu. Üstelik başka bir sebep de vardı korkmasında. Ben, hayatının bağlı olduğu bu ağacı kemirebilirdim. Ama onunla gayet tatlı, dost bir dille konuştum, kendisine cesaret verdim. Bunun üzerine beni aldı güzel elinin üstüne koydu. Dryade benim bu büyük yolculuğa neden çıktığımı öğrenince, belki de daha o akşam, aradığım öteki iki hazineyi de ele geçirmeyi bana vaat etti. Fikrine göre Phantasus, yani hayal, aşk tanrısı kadar güzeldir, onun en iyi dostudur da. Bazı saatlerde buraya gelir, sık yapraklı dallarının altında dinlenmeyi âdet etmiştir. Aşk tanrısıyla beraber geldikleri zamanlarda ağacın gölge salan dalları daha sevimlileşir, daha çok hışıldarlar. Hayal ona “benim Dryade’ım” der, bu ağacı da kendi ağacı sayarmış. Kalın kabuklu, azametli, güzel meşe, onun zevkine en uygun ağaçmış. Kökleri toprağın ta derinliklerine kadar iner, gövdesi, dalları, yaprakları gökyüzüne doğru yükselir, kar sağanaklarını, sert rüzgârları, sıcak gün ışığını, nasıl gerekirse o şekilde, hisseder, duygulanırmış. Dryade onun için ayrıca şunları da ilâve etti: Yukarıya, dalları arasına konan kuşlar neşeyle şakır, gördükleri yabancı memleketleri anlatırlar. Bir tek kurumuş dalı var, ona da bir leylek yuva yapmıştır, ağacı süsler. O da ehramlar memleketinde gördüklerini anlatır. Bütün bunlar Fantasus için sevinç vesileleridir, hatta yetişmez bile. Benim de ayrıca ormandaki hayatımızdan ona bahsetmem gerekir. O zaman ta baştan başlar, ona küçük yaşımdan beri, ağacın henüz bir ringan yaprağının örtebileceği kadar körpe olduğu günlerden başlayarak bugünkü muazzam haline gelinceye kadar olup biten şeyleri anlatırım. Onun için sen de şu küçük inci çiçeğinin altında otur, dikkat et. Ben Fantasus buraya gelir gelmez bir yolunu bulur kanadından bir tüy koparırım. Bu tüyü al, senin olsun. Hiçbir şair bundan daha iyisini bulamamıştır. Böylece dilediğini elde etmiş olacaksın.”

Kız fare hikâyesine şöyle devam etti: “Fantasus geldi, ağaç kızı kanadından bir tüy kopararak bana verdi. Ama tüy çok sert, hazmı da güç olduğu için bir müddet, yumuşayıncaya kadar, suda ıslatmak zorunda kaldım, sonra sertliğine rağmen kemirdim. Kişinin şairliğe yücelinceye kadar bu kemirme işini başarması hiç de kolay iş değil. Çok şeyleri hazmedebilmesi lâzım. Şimdi biri hayal, öteki akıl olmak üzere istediğim iki şeyi ele geçirmiş bulunuyordum. Bunların ikisinin yardımıyla, üçüncü dileğime de ancak kitaplıkta kavuşabileceğimi anladım. Çünkü büyük adamlardan biri, hem ağızdan hem yazılı olarak şu iddiada bulunmuştu: bazı romanlar vardır, yalnız insanları fazla, lüzumsuz gözyaşlarından kurtarmaya yararlar, hatta bir çeşit duygu emen süngerlere benzer bunlar. Ben bu çeşit bazı kitapları hatırlıyordum. Bunların çok iştah açıcı bir manzaraları vardır. O kadar çok okunmuş, yağlanmışlardır ki bir hayli gözyaşı deresi, gözyaşı pınarı içmiş oldukları bellidir.

Memlekete dönünce kitaplığa koştum. Derhal büyücek bir roman bulup hemen hemen son yaprağına kadar yedim. Tabii kapağını, cilt yerini bıraktım Yalnız kitabın kendisini, yumuşak kısımlarını aldım. Aynı şekilde ikinci romanı da hazmeder etmez içimde bir şeyler olmaya başladı. Hemen bir üçüncü roman daha yedim, artık şair olmuştum. Bunu kendi kendime söylediğim gibi başkaları da bana söylüyorlardı. Başım ağrıyor, karnım ağrıyor, bilmem daha nerelerim ağrıyordu. Bir ara okuduğum hikâyelerden hangisinin bizi sucuk şişi ile ilgilendirebileceğini düşündüm. Çok geçmeden başım dönmeye, kafamın içinde kebap şişleri, küçük kazıklar, demir çiviler birbirine karışmaya başladı. Karıncalar kraliçesinin gerçekten fevkalâde zeki olduğunu anladım. Şişle kazıktan başka bir şey düşünemez olmuştum. Eğer insan şairse bütün bunların şiire konu olabilmeleri lâzım gelir. Ben de şairim, şu anda şairliğe kadar yükselmiş bulunuyorum. Onun için size her gün kebap şişlerine ait bir hikâye hazırlar, ikram edebilirim. Benim yapabileceğim çorba da bu.”

Bunun üzerine fareler kralı “üçüncü kız fareyi dinleyelim” dedi. Fakat birdenbire mutfak kapısından “cik, cik” diye bir ses işitildi, ölmüş sanılan dördüncü küçük fare, hızla içeri girerek matem tülleri ile donatılmış sucuk şişini acelesinden devirdi. Gün dememiş, gece dememiş yürümüş gelmişti. Ancak bir yolunu bularak bir marşandiz trenine binebildiği için toplantıya yetişebilmişti. Yoksa geç kalmış gitmişti. İleriye doğru yürüdü. Çok heyecanlı görünüyordu. Sucuk şişini kaybetmişti ama dilini kaybetmemişti, sanki herkes onun sözünü bekliyormuş, onu dinlemek istiyormuş gibi hemen söze başladı. Dünya yerinden oynasa ondan başka hiçbir şey, hiç kimseyi ilgilendiremeyecekmiş gibi bir hali vardı. Hemen söze başladı, içinde ne varsa hepsini boşalttı. O kadar ansızın, beklenmedik bir zamanda gelmişti ki, konuşurken hiç kimse gerek kendisi, gerek söyledikleri üzerinde durmaya vakit bulamadı.

Şimdi onu dinleyelim:

Üçüncü fare konuşmaya başlamadan söze atılan dördüncü farenin anlattıkları

Ben derhal şehirlerin en büyüğüne gittim, diye söze başladı, ama hafızam zayıf olduğu için şimdi buranın adını hatırlayamıyorum. Trene binmiştim, inince el konulan eşyalarla birlikte belediye dairesine vardım, doğru hapishane gardiyanına koştum, Gardiyan mahpuslardan bahsediyor, bunların arasında bilhassa birtakım manasız sözleri halk arasına yayılan birisi üzerinde duruyordu. Bütün mesele sucuk şişlerinden yapılan bir çorba, ondan ibaret diyordu gardiyan Ama bu çorba onun kellesine mal olabilirdi. Bu sözler üzerine bahsi geçen mahpusla ilgilendim. Hemen bir fırsatını bulup odasına koştum. Kapalı kapıların arkasında daima bir fare deliği bulunur. Mahpus uçuk benizli bir adamdı. Uzun bir sakalı, iri parlak gözleri vardı. Odada lâmba tütüyor, fakat duvarlar dumana alışık oldukları için daha fazla kararmıyorlardı. Mahpus isli duvarların üstüne parmağıyla resimler yapıyor, şiirler yazıyordu. Ama yazdıklarını okuyamıyordum. Muhakkak canı sıkılıyordu. Ben onun için bir tanrı misafiriydim. Bana ekmek parçaları gösteriyor, ıslık çalıyor, tatlı sözlerle beni yanına çağırıyordu. Beni görünce o kadar sevinmişti ki… Yavaş yavaş içimde ona karşı bir güven belirdi, yanına geldim ve dost olduk. Ekmeğini, suyunu benimle paylaşıyor, bana peynirle sucuk veriyordu. Mükemmel bir hayat sürmeye başlamıştım. İtiraf etmeliyim ki beni bu adama bağlayan, her şeyden ziyade nezaketiydi. Beni eli üstüne alıyor, kollarında yürütüyordu. Bazen de yeninden omzuna kadar çıkıyor, sakalı içinde oynadığım oluyordu. “Küçük dostum” adını takmıştı bana. Yavaş yavaş onu sevmeye başlamıştım. Böyle şeylerin karşılıklı olduğu malûmdur. Dışarıda, gurbetteki vazifemi unutmuş, getirdiğim sucuk şişini de döşeme tahtasının bir yarığında bırakmıştım. Bu odada kalmak istiyordum. Çünkü çekilip gitsem zavallı mahpus yapyalnız, kimsesiz kalacaktı. Dünyada kimsesiz olmak da en büyük yoksulluktur. Böylece orada kaldım. Fakat o kalmadı… Son günü bana çok kederli sözler söyledi, her zamankinden fazla, iki misli ekmek, peynir kırıntısı verdi. Ayrılırken de bir parmağı ile bir öpücük yolladı bana, öyle gitti, bir daha da dönmedi. Sonra ne olduğunu da bilmiyorum. O zaman gardiyanın bana sucuk şişi çorbasından bahsettiğini hatırladım, ona gittim. Ama bu adama inanmamalı imişim. Gerçi evvelâ o da beni eline alıp okşadı ama arkasından bir kafese, bir işkence makinesine kapadı. Korkunç bir şey bu. Koşuyor, koşuyor, yine olduğunuz yerde kalıyor, bir adım öteye gidemiyorsunuz. Üstelik herkes hailinize bakıp gülüyor.

Gardiyanın bir yeğeni vardı. Sarı saçlı, gözleri her zaman gülen, sevimli bir kızdı bu. Dudaklarında hiç tebessüm eksik olmazdı. Bir gün bana, zavallı küçük farecik diye seslenerek çirkin kafesime baktı. Demir sürgüyü açtı. Bir anda pencere kenarına sıçradım, oradan da tavan yarığına fırlayarak ondan kaçtım. Hürriyet, hürriyet diye haykırıyor, yalnız kurtuluşu düşünüyordum. Seyahatimin gayesi aklıma bile gelmiyordu.
Karanlıktı, gece olmuştu. Eski bir kalede kendime barınacak bir yer aradım. Burada bir bekçi otururdu, bir de baykuş vardı, ikisine de güvenemiyordum; bilhassa baykuşa hiç inancım yoktu. Kediye benziyordu. Ayrıca fare yemek gibi bir kusuru vardı. Ama herkes yanılabilir. Bu noktada ben de yanılmıştım. Baykuş fevkalâde saygı değer, ihtiyar, yetişkin bir şahsiyetti. Bilgice bekçiden üstün olduğu gibi bu bakımdan hemen hemen bana yaklaşıyordu. Yavruları her şeyden mesele çıkarır, fevkalâde gürültü ederlerdi. O zaman ihtiyar baykuş onlara “Yine sucuk şişlerinden çorba yapmaya kalkışmayın” diye söylenirdi. Söyleyebileceği en ağır söz de bundan ibaretti. Ailesi efradına karşı o kadar şefkatli davranırdı. Ona karşı içimde öyle bir güven uyandı ki nihayet saklandığım delikten “cik” diye seslendim. Bu güven hoşuna gitti, beni himayesi altına alacağına dair teminat verdi. Hiçbir hayvanın beni yaralamasına yahut öldürmesine müsaade etmeyecek, ancak kış gelip kıtlık baş gösterirse beni kendisi yiyecek, o zamana kadar da muhafaza edecekti.

Baykuş her işte aynı zekâyı gösteriyor, meselâ bekçinin belinde sallanan boru olmadan, boru çalmasına imkân olmadığını söylüyordu. Bu bekçi de çok kendini beğenmiş bir adamdı, kalede kendini baykuşla bir tutuyordu. Boru çalıyor, bunu bir şey sanıyordu. Hâlbuki boru çalmak da neydi ki. Sucuk şişlerinden yapılan çorbaya gelince: baykuştan bunun nasıl yapıldığını bana öğretmesini rica ettim. O zaman bana şöyle bir açıklama yaptı: sucuk şişlerinden çorba, insanların kullandığı bir söz temsilinden başka bir şey değildir. Birçok manalara gelir. İsteyen onu istediği gibi, doğru bulduğu şekilde manalandırır. Yani lâftan ibaret bir şeydir bu.
Lâftan ibaret bir şey, diye tekrar ettim kendi kendime. Bu açıklama beni şaşırtmıştı. Hakikat her zaman hoşumuza gitmez, ama yine de en yüce şey odur. İhtiyar baykuş da bu fikirde idi. Kendi kendime düşününce, bu en yüce şeye erişebilirsem, sucuk şişi çorbasından daha değerli bir şey elde etmiş olacağımı anladım. Onun için hemen vakit geçirmeden memlekete dönmeyi, en iyi en yüce şey olan hakikati buraya vaktinde ulaştırmayı uygun buldum. Fare milleti en aydın, en uyanık milletlerden biridir, fareler kralı da hepimize hükmeder. Beni hakikat adına kraliçeliğe yükseltmek de kralımızın elindedir.”

Henüz konuşmak için müsaade almamış olan fare: “senin söylediğin hakikat, bir yalandan ibaret, diye atıldı. Ben bu çorbanın pişirilmesini biliyorum, pişireceğim de.”

Çorbanın pişirilmesi

Dördüncü fare “ben hiçbir bir seyahate çıkmadım, burada memlekette kaldım, en doğrusu da budur, diye söze başladı. Seyahate çıkmaya hiç lüzum yok. Her şeyi burada da öğrenmek kabildir. Burada oturdum, öğrendiklerimi de ne tabiatüstü varlıklardan, ne kitaplar yiyerek, ne de baykuşla konuşarak elde ettim. Benim bilgim kaynağını kendi düşünce kuvvetimden alıyor. Şimdi yalnız siz şu kazanı doğrultun, ağzına kadar da su ile doldurun. Ateşi yakın, suyu kaynatın. Suyun iyice kaynaması lâzımdır. Şimdi sucuk şişlerini içine atacaksınız. Arkasından majestemiz fareler kralı hazretlerinin, kuyruklarını kaynayan suya daldırarak karıştırmaları lâzımdır. Majesteleri ne kadar uzun zaman karıştırırlarsa çorba da o kadar koyu olur. Bu da masraflı bir iş değil. Suya ayrıca ecza falan katmaya da lüzum yok, yalnız karıştırılması lâzımdır.”
Fareler kralı “bunu başka biri yapamaz mı?” diye sordu, öteki “hayır” diye cevap verdi, bunun için gereken kuvvet yalnız fareler kralının kuyruğuna gizlidir.”

Su kaynamaya başlamıştı. Fareler kralı kazanın yanına iyice yaklaştı. Vaziyet adamakıllı tehlikeli gözüküyordu. Kuyruğunu kaldırıp, farelerin süthanede süt dolu kâselere kuyruklarını batırıp kaymağa buladıktan sonra yaladıkları zaman yaptıkları gibi, kaynayan suya batırmak istedi. Fakat başaramadı. Kuyruğu ancak su buharına temas edebildi, hemen uzağa sıçrayarak “tabii, dedi, kraliçem sen olacaksın, başka kimse değil. Bu çorbayı da evlenmemizin otuzuncu yıl dönümünde pişiririz. O zaman da memleketteki fakir fareler gerçekten sevinecekleri bir ziyafet yüzü görmüş olurlar, bu sevinç de uzun sürer.”

Bunun üzerine düğün başladı, evlenmeyi kutladılar. Ama farelerin çoğu evlerine dönerlerken “buna sucuk şişi çorbası değil, fare kuyruğu çorbası adını vermek daha doğru olurdu” diye konuşuyorlardı.

Fikirlerine göre anlatılan şeylerden bir kısmı çok iyi, yerindeydi ama heyeti umumiyesi bakımından daha başka türlü olabilirdi. “Meselâ ben, diyordu biri, şöyle yahut şöyle bir şey anlatabilirdim.”

Bu da işin tenkidiydi. Malûm ya, tenkit sonradan yapıldığı için daima akıllıca, ustalıklı gözükür.

Hikâye dilden dile dünyayı dolaştı. Hakkındaki fikirler çok değişiyordu ama hikâye yer etmiş kalmıştı. Bu da “sucuk şişi çorbası” için olduğu gibi, küçüklü büyüklü bütün hikâyeler için en doğrusudur. Yalnız karşılığında teşekkür beklememeli.


Tepkinizi öğrenebilir miyiz?

Sevimli Sevimli
2
Sevimli
Hatalı Hatalı
1
Hatalı
Zekice Zekice
1
Zekice
Süper! Süper!
0
Süper!
Oyhşş Oyhşş
1
Oyhşş
Aman Tanrım! Aman Tanrım!
1
Aman Tanrım!
Hıh Hıh
1
Hıh
Şaşırdım Şaşırdım
0
Şaşırdım

Yorum 0

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sucuk Şişlerinden Çorba

Choose A Format
Story
Formatted Text with Embeds and Visuals